Ana Sayfa  /  SİYASET  /  MHP LİDERİ DEVLET BAHÇELİ: PEŞMERGE NE ZAMAN BAYRAĞA SAHİP OLMUŞTUR?
  • Facebook da Paylaş
MHP LİDERİ DEVLET BAHÇELİ: PEŞMERGE NE ZAMAN BAYRAĞA SAHİP OLMUŞTUR?
  • 28-02-2017
  • 0 yorum
  • 30237 okunma
MHP Lideri Devlet Bahçeli TBMM Grup Toplantısında konuştu.

MHP Lideri Devlet Bahçeli, grup toplantısında konuştu.
Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli,"İstanbul'da bu sözde bayrağın dalgalanmasına kim izin vermiştir? Barzani bayrağının dalgalanması bir bürokrat şuursuzluğunun mu eseridir? Yoksa önü arkası düşünülmüş bir komplonun mu parçasıdır? Sayın Cumhurbaşkanı bundan haberdar mıdır? Sayın Başbakan, Çankaya'da Barzani'yle konuşurken, arkasına dönüp de nedir bu bayrak, kim koydu buraya diyebilmiş midir?"dedi.
MHP Lideri Bahçeli,"Ve Türkiye ne zamandır Irak'ın kuzeyinde bağımsızlık için referandum yapmaktan bahseden, tutuklu HDP'lilerin bırakılmasıyla ilgili görüş sarfeden peşmerge kalıntısının bayrağını tanımıştır?
Bizim Barzani'nin bayrağını vatan semalarında, Başbakanlık odalarında görmeye tahammülümüz kesinlikle yoktur.
Bu şahıs önce PKK'ya desteğinin ve şehitlerimizin hesabını vermeli, Türkiye'ye kurduğu tuzakların bedelini ödemelidir.
Türk milletine kefen biçen bir çürümüşün, Türkiye'de bir şey yokmuş gibi ağırlanması milli gururu incitmiş, milli vicdanı sarsmış ve rahatsız etmiştir.
Bizim de buna onayımız yoktur, tepkimiz şiddetli ve tavizsizdir.
Ne olursa olsun; sonuna kadar devlet, sonsuza kadar millet, irade ve yeminimiz evet diyoruz."

 

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin grup toplantısı konuşması şu şekilde:

 

"Muhterem Arkadaşlarım,
Değerli Misafirler,
Medyamızın Saygın Temsilcileri,
Şubat ayının son parti Meclis grup toplantısına başlarken hepinizi gönülden selamlıyor, en içten hürmet ve muhabbetlerimi sunuyorum.
Azerbaycan’ın Yukarı Karabağ bölgesinin Hocalı kasabası 25 yıldır Ermeniler tarafından işgal altındadır.
26 Şubat 1992’de Rus destekli Ermeni çetelerinin saldırısında 106’sı kadın, 63’ü çocuk, 70’i de yaşlı olmak üzere 613 soydaşımız şehit edilmişti.
Azerbaycan topraklarının beşte biri işgalin pençesindedir.
Yerinden yurdundan mahrum edilmiş bir milyon soydaşımızın mağduriyetleri hala devam etmektedir.
Geçtiğimiz 24 Şubat’ı 25 Şubat’a bağlayan gece Ermenistan Azerbaycan’ı hedef alan saldırılarına bir yenisini daha eklemiştir.
Ermeniler ağır silahlar eşliğinde Azerbaycan askerlerine saldırmışlardır.
2016 yılının Nisan ayında Azerbaycan-Ermenistan sınırının bazı noktalarında yaşanan silahlı çatışmaların tekrarı bizleri derinden üzmüştür.
Ermenistan’ın haksız ve hayâsız saldırıları sonucunda da 5 Azerbaycan askeri hayatını kaybetmiştir.
Geçtiğimiz yılki şiddetli çatışmalardan sonra devreye sokulan ateşkesi bozan, ihlallere yol açan yegâne suçlu Ermenistan’dır.
Yukarı Karabağ ihtilafı bugüne kadar bir türlü çözülememiştir.
Türkiye’nin de taraf olduğu AGİT Minsk Grubu beklentileri yıllardır karşılayamamıştır.
Yukarı Karabağ’da adil, kalıcı ve barışçı bir çözümün ortaya çıkması için artık zaman daralmakta, tahammül tükenmektedir.
Azerbaycan’ın toprak bütünlüğü ve egemenliğine saygı gösterilmemesi arzuladığımız çözümün önündeki en büyük engeldir.
Azerbaycan Türklüğünün helali ve hakkı olan ecdat yadigarı topraklarına kavuşması milletimizin en acil dilek ve temennilerinden birisidir.
Bunu ertelemenin, ötelemenin, geciktirmenin veya görmezden gelmenin Kafkaslardaki istikrarsızlığı şiddetlendirmesi bir yana milli infiale kapı açması şimdiden öngörülmelidir.
Ermenistan ateşkes kararına uymalı ve işgal ettiği Azerbaycan topraklarından derhal ve hiçbir şart ileri sürmeksizin çekilmelidir.
AGİT Minsk Grubu kanayan yaraya dönen Yukarı Karabağ sorununu tamamen bitirme hususunda elini çabuk tutmalı, samimiyet ve aciliyetle konuya eğilmelidir.
Türk milletinin kalbi Yukarı Karabağ’da atmaktadır.
Hocalı’nın Türklüğünü hiçbir bedbaht ve kanlı hesap tasfiye edemeyecektir. Etmeye çalışanların karşısında ise Türk milleti sonuna kadar dimdik duracaktır.
25 yıl önce Hocalı’da kaybettiğimiz soydaşlarımıza ve geçtiğimiz günlerde şehit düşen 5 Azerbaycan askerine Allah’tan rahmet niyaz ediyorum.
İki ayrı devlet tek bir millet olduğumuz kardeş ülke Azerbaycan’a taziyelerimi iletiyorum.

Değerli Arkadaşlarım,
Bin yıldır üzerinde yaşadığımız, kıyamete kadar da yaşamaktan başka seçeneğimizin olmadığı kutlu vatan coğrafyası zorlu şartlara sahiptir.
Ve vatanın bedeli şehit kanıyla ödenmiş, teyidi sayısız fedakarlıklarla yapılmıştır.
Her karışında kefensiz yatanların bulunduğu vatan toprakları namusumuza emanettir.
Nasıl ki namusun tartışması olmayacaksa, vatanın da olmayacaktır ve bu Türk milletinin çiğnenmeyecek tarihi karar ve yeminidir.
Şunu bilmek lazımdır ki, dünyanın gözü üstümüzdedir.
Milli varlığımızı kıskananlar, birlik ve kardeşliğimizi kaldıramayanlar yine hesap yapmakta, yeni senaryolar yazmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti yoğun beka mücadelesi vermektedir.
Bu oluyorken; iç sorunlara gömülmek, siyasi kavga ve kutuplaşmalarla bölünmek elbette hiçbirimizin tasvip edemeyeceği bir garabet, hatta gafillik olacaktır.
94 yıllık Cumhuriyet tarihimizde demokrasi birçok defa kesintiye uğramıştır.
Yakın tarihimizde belirli periyotlarla yapılan askeri darbeler Türkiye’ye on yılları kaybettirmekle kalmamış, tarihin gerisine de düşürmüştür.
30 Mayıs 1876 darbesiyle tahttan indirilen Sultan Abdülaziz’den bu tarafa birçok silahlı müdahale ve muhtıra gerçekleşmiştir.
Özellikle 141 yıldır yönetim ve iktidarlara musallat olmuş bir darbeci mantık ve marazi geleneğiyle karşı karşıya olduğumuz açıktır.
Ne var ki dün böyleydi diye, bundan sonra da böyle olacağını bekleyip buna ümit bağlamak bize göre millet düşmanlığı, vatana ihanetle eşdeğer bir sapma halidir.
Türk milleti darbelerden çok çekmiştir.
Dönem dönem nükseden sivil ve asker geriliminden yeterince zarar görmüştür.
1912 Halaskar Zabitan’dan 27 Mayıs’a; 12 Mart’tan 12 Eylül’e; 28 Şubat’tan 15 Temmuz FETÖ ihanetine kadar bu vatanda fazlasıyla silahlı ve kanun dışı hareketler görülmüştür.
Artık buna son nokta koyulmalı, demokrasi ve hukuk egemenliğinin tesisi milli uzlaşmayla, sivil ve asker dayanışmasıyla sağlanmalıdır.
Darbe, haksızlık ve hukuksuzluğun zorla, dayatmayla, tehditle, kimi hallerde ölüm tehdidiyle sineye çekilmesini beklemek, bunu kabullendirmektir.
Darbe varsa demokrasi yoktur.
İktidarların seçimle gelip yine bu yolla gitmesi; millet dışında hiçbir güç ve iradenin belirleyici olmaması demokratik kültür ve mirasın gereğidir.
Şunu bilelim ki, askeri cunta, silaha sarılmış darbecilerin şiddet curcunasıdır.
Artık bu talihsiz ve tehlikeli anti demokratik alışkanlığın Türkiye’yi karanlığa itmesine kesin ve kategorik olarak son verilmelidir.
Devlet ve toplum hayatında sınırları anayasa kurallarıyla çizilmiş görev, yetki ve sorumluluk alanlarına muhataplarının riayetiyle demokrasiye kast eden fiili ve fikri oluşumların önüne geçilmelidir.
Kaldı ki başka alternatifimiz de yoktur.
28 Şubat 1997 post modern müdahalesinin üzerinden geçen 20 yıllık sürenin nelere mal olduğu, hangi siyasi gelişme ve dinamikleri tetiklediği gizlenemeyecek kadar ortadadır.
Milletimizin hassasiyet ve tercihlerine saygı duymak, demokrasi ve hukukun temel ilkelerine uymak herkesin asli görevidir.
Demokrasiye şartsız sahip çıkmak; ama, fakat, ancak demeden, yani kıvırıp darbelere kılıf aramamak hepimiz için kaçınılmaz bir sorumluluktur.
15 Temmuz’da darbenin ne demek olduğunu, Türkiye’nin ne denli büyük bir yıkım ve belayla karşı karşıya geldiğini acı duyarak; ama asla geri atmayarak yaşadık ve şahit olduk.
Şurası hakikattir ki, 15 Temmuz darbeler tarihimizin en karanlık halkasıdır.
Asker üniforması içine gizlenmiş caniler Türkiye’yi yıkmak için 15 Temmuz gecesini kana ve hıyanete bulamışlardır.
TSK’ya yuvalanan FETÖ artıkları, son bir hamle ve hışımla devlet ve milleti parçalamak için silaha sarılmıştır.
15 Temmuz’un suçlusu, şüphesiz ki Türk askeri değildir.
Her kurumun içine sızmış teröristler, maalesef ki, TSK’ya da sirayet etmiş, uygun vakit ve vasatı kollayarak ülkemize kıymayı planlamışlardır.
Çok şükür yanlış hesap Türk milletinden dönmüştür.
Ne büyük bir travmadır ki, TSK’nın komuta heyeti rehin alınmıştır.
Genelkurmay Başkanlığı karargâhı ele geçirilmiş, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları elleri bağlı derdest edilmişlerdir.
Biz o günden beri Türk askerinin haksızlığa uğramasına, yargılanıp yıpratılmasına itiraz ettik, etmeye de devam ediyoruz.
Az evvel de söylediğim gibi zorlu ve çetin bir coğrafyada yaşıyoruz.
Bu itibarla gücünü milletten alan, tarihi itibar ve inandırıcılığı gölgelenmemiş askeri kuvvet paha biçilmez önemdedir.
Türk askeri huzursuz, heyecansız, içe kapanık, dağınık ve gergin olduğu müddetçe, karşılaştığımız beka meselelerini, dört bir yanımızı kuşatmaya alan hain terör saldırılarını göğüslememiz akla ve mantığa aykırıdır.
El Bab’ta Türk milletinin onur mücadelesini veren Türk askeridir.
Vatanın her yöresinde birliğimiz, dirliğimiz ve güvenliğimiz için gece gündüz devriye gezen ve hainleri, Türkiye’ye husumet duyan alçakları deviren kahraman Mehmetçiklerdir.
Türk askeri aynı zamanda şehitlik anıtıdır.
Doğu ve Güneydoğu’da bölücü teröre karşı amansız şekilde karşı duran, tepki veren, tepelerine binen Peygamber Ocağı gördüğümüz TSK’dır.
Bu kadar sorunumuz varken, milli güvenliğimiz bu kadar tehdit altındayken, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin anlamsız ve sığ tartışmaların içine girmesi ya da çekilmesi son derece yanlıştır.
2007’den bu tarafa TSK çok yara almış, çok hırpalanmıştır.
TSK’da köşe başlarını tutmuş FETÖ’nün, emniyet ve adaletteki ayaklarıyla eşzamanlı tezgâhladığı Ergenekon, Balyoz, Ayışığı, Eldiven, Askeri Casusluk gibi sözde darbe davaları, hemen ardından gerçekleşen 15 Temmuz felaketi fazla söze gerek bırakmamaktadır.
Bugünlerde TSK üzerinden yürüyen yeni bir anlaşmazlık konusu Türkiye’nin gündemine oturmuştur.
Hürriyet Gazetesi 25 Şubat 2017 tarihinde, “7 Eleştiriye 7 Yanıt” manşetiyle tartışmaların seyrini değiştirmiştir.
15 Temmuz darbe teşebbüsünün püskürtülmesinde başarılı rolü olan bir bayan gazetecinin, şimdilerde yaptığı haberden dolayı suçlanması da bize göre tuhaf bir çelişki ve çarpıklıktır.
Buna göre son zamanlarda Genelkurmay Başkanı ve TSK ile ilgili bazı eleştirilere karargâhın nasıl baktığı, bunlara nasıl cevap verdiği ortaya çıkmıştır.
Bu kapsamda olmak üzere;
Milli Savunma Bakanlığı’nın başörtüsü yasağını kaldırırken Genelkurmay’ın görüşünü almadığı,
Yeni Akit Gazetesinin vefat eden bir yazarı için edilen taziye telefonuyla ilgili ithamlar,
Sayın Akar’ın, ABD’li Genelkurmay Başkanı’nın İncirlik’te ayağına gitmesiyle ilgili yapılan aleyhte yorumlar,
TSK’nın komuta heyetinin 29 Ocak 2017’deki Kardak ziyaretinin bazı çevrelerce turistik gezi olarak tenkidi,
Genelkurmay Başkanı’nın Cumhurbaşkanıyla yurt dışı ziyaretlere gitmesine dönük incitici değerlendirmeler,
Yine Genelkurmay Başkanı’nın, Süleymaniye’de Türk askerinin başına çuval geçiren ABD’li generalden madalya almasıyla ilgili suçlamalar,
Ve Genelkurmay Başkanı’nın, bir FETÖ’cüyle Sakarya Pamukova’da arsa aldığına ilişkin iddialar ve bunlara karşılık verilen cevaplar söz konusu gazetede yer almıştır.
Elbette olması gerekeni, doğru olanı; Genelkurmay Başkanlığı’nın rahatsız olduğu konuları silsile yoluyla siyasi iktidara iletmesidir.
Medya üzerinden mesaj vermek eskide kalmasını ümit ettiğimiz manşetleri ister istemez hatırlatmaktadır.
TSK’nın doğrudan sorumlu olduğu Bakan, Başbakan ve Cumhurbaşkanı’na hiyerarşik sırayla hassasiyetlerini aktarması doğaldır, beklenmelidir.
Bundan gocunmak, farklı yerlere çekmek ise anlamsızdır.
Dün Genelkurmay Başkanı önce Başbakanla, ardından da Cumhurbaşkanıyla görüşmüş, sanıyorum beklentilerini, olan biteni açıklamış olsa gerektir.
Merakımız odur ki, Genelkurmay karargâhının düşünce ve itirazlarını hükümetle paylaşmadan mezkur gazeteye sızdırıp sızdırmadığıdır.
Eğer paylaşmış ve bir sonuç alamamışsa ortada bir sorun var demektir.
Yok, paylaşmadan doğrudan medya kullanılarak kamuoyuyla iletişime geçilmişse, bu durum yine bir sorunun varlığına delalettir.
Bizim çözemediğimiz nedir? Çözümsüzlüğün kilidi nerededir?
Şu günkü sancılı ve sıkıntılı tabloda, devlet hayatındaki bu gelgitler neye, kime hizmettir?
TSK’nın meşru imkan ve kanallarla savunmaya geçmesi, eleştirilere cevap verme çabası neden çok görülmektedir?
Medya üzerinden başlatılan karalama kampanyası doğru mudur?
Mesela, TSK’nın Kıyafet Yönetmeliği değiştirilip başörtüsü yasağı kaldırılacaksa, ki bize göre yerindedir, bununla ilgili Genelkurmay’ın niçin görüşü alınmaz?
Evet, bizim de kafamıza takılan pek çok soru işareti vardır; ama bunları konuşmanın ne yeri, ne de zamanıdır.
Huzur kaçarsa, tutamayız.
İstikrar hepten giderse, geri getiremeyiz.
Milli birliğimiz bozulursa, tamiratını da kolay kolay yapamayız.
Ne yapalım; çatışıp çürüyelim mi? Yoksa kucaklaşıp kardeşçe mi yürüyelim?
Önce bu suale makul bir cevap bulmalıyız.
FETÖ, PKK, IŞİD, PYD-YPG hazır kıta infaz mangalarını Türkiye’ye yönlendirmişken, devletle millet arasındaki kenetlenmenin hırpalanması gaflettir.
Bizim içte ve dışta pek çok hasmımız vardır.
Türkiye’nin yeni bir milat ve diriliş ruhuyla eskiye sünger çekmesi elzemdir.
Asker bizimdir, devlet bizimdir, hükümet bizimdir, fitneye çanak tutan, cepheleşmeye meydan açan ise bizim gibi görünse de asla bizden değildir.
Biliniz ki, zarar-ziyan büyüktür.
Biliniz ki, Türkiye henüz yoğun bakımdan çıkamamıştır.
Peki, bunca itiş kakışa, bunca patırtı gürültüye, fuzuli görüş ayrılıklarına ne gerek vardır?
Değerli arkadaşlarım, paylaşılamayan nedir?
Hala geçmişten ders alınmadı mı?
Korkularla, kuşkularla nereye kadar gidilecek?
Milli uzlaşma, anlaşma ve kaynaşma her seviyede olması gerekirken, bu kafa karışıklığının, bu güvensizliğin, bu tersliğin gerçek manasını nasıl yorumlayalım?
Devletteki çatlak sesler ancak düşmanları sevindirecektir.
Ortak değer ve emanetlerde buluşamamanın ağır faturası hepimize çıkacaktır.
Türkiye Cumhuriyeti ecdadımızın, aziz şehitlerimizin bizlere mirası değil midir?
Miras yedi gibi birbirimizi, milli kurum ve kurallarımızı yiyip bitirmek akıl karı olmadığı gibi, milli ve ahlaki de görülemeyecektir.
İşte biz devletteki karmaşanın son bulması, devleti yönetenlerin anayasal sınırlarına çekilmesi için 16 Nisan’da evet diyoruz, evet diyeceğiz.
Önümüzde, çözülmesi gereken çetin düğümler, açılması gereken karanlık yollar vardır. Bunun için 80 milyona evet çağrısı yapıyoruz.
Milletimizin daha güzele, daha iyiye, daha huzur ve esenlik dolu yarınlara ulaşması için evette kararlıyız ve bu ülke için yeminliyiz.

Muhterem Arkadaşlarım,
Türkiye’de manşet izi sürülüp niyet okunurken komşu ülkelerle sorunlarımız çetrefilleşmekte, sinirler gerilmektedir.
Irak, İran, Suriye, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Rusya, ABD ve AB üyesi bazı ülkelerle yoğunlaşan ve dalga boyu yükselen problemler dikkat çekicidir.
El Bab’ın kontrolü sağlandıktan sonra, sırayı Rakka operasyonun aldığını geçen hafta da ifade etmiştim.
Fırat Kalkanı Harekatı’nın 185. gününde El Bab’ın tüm mahalleleri ele geçirilmiş, denetim altına alınmıştır.
24 Şubat’ta El Bab-Tadif kavşağında mayın temizliği yapan iki kahramanımız ne acıdır ki şehit olmuş, üç kahramanımız da yaralanmıştır.
Böylelikle El Bab’ta şehit sayımız 71’e çıkmıştır.
Bu vesileyle bütün şehitlerimize Rabbim’den rahmet diliyorum.
El Bab’ta Türk askeri canı pahasına destan yazmış, çok şükür bu kanlı boğuşmadan alnının akıyla, kahramanca çıkarak tarihi bir başarı kazanmıştır.
Bugüne kadar, Suriye’nin kuzeyinde, toplam 230 meskûn mahalde ve bin 925 kilometre karelik alanda terörist temizliği yapılmıştır.
Suriyeli mülteciler, ülkemizde keyifle yan gelip yatarken, kopup geldikleri vatanlarında Türk askeri korkusuzca, yiğitçe mücadele vermiştir.
Cerablus, Rai, Dabık ve Suran bölgeleriyle 24 Şubat’ta El Bab terörden arındırılmıştır.
Bu aşamada El Bab’ta döşenmiş mayın, tuzaklanmış el yapımı patlayıcıların temizlik işlemi sürmektedir.
Bizim temennimiz, Türk askerinin El Bab’ın her köşesine yerleştirilmiş patlayıcıların temizliğine kesinlikle sokulmaması, bunun diğer unsurlar eliyle icra edilmesidir.
Türkiye’nin milli güvenliği için Suriye toprakları terörizmin tüm fail ve taraflarından tamamen ayıklanmalıdır.
Bu ayıklama ve arındırma faaliyeti esnasında IŞİD-PYD-YPG ayrımı yapılmamalı, alayı birden Türklüğün çelik iradesiyle dağıtılmalı, imha edilmelidir.
Ne var ki, ABD ve Rusya’nın ikircikli ve tutarsız politikaları Türkiye’yi zorda bırakmaktadır.
Henüz Rakka’daki IŞİD varlığına nasıl, hangi doz ve içerikte operasyon yapılacağı belirsizdir.
ABD ikiyüzlü davranarak hem nalına hem de mıhına vurmaktadır.
Geçen hafta, Suriye’nin kuzeyindeki Haseke’de çekilen fotoğraflar, YPG’ye verilmek üzere tırlara yüklenmiş tanksavar füzeleri ve diğer silahları göstermiştir.
Büyük çoğunluğunu YPG’nin teşkil ettiği Suriye Demokratik Güçleri, ABD’den silah alarak Türkiye’nin ve bölgenin IŞİD’le birlikte çıbanbaşı haline gelmiştir.
ABD’nin Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Cumhuriyetçilerin Arizona Senatörü Türkiye ziyareti öncesinde PYD-YPG ile bir araya gelmiş ve ağır silah sözü vermiştir.
Aynı tavrı yine ABD’li bir general utanmadan sıkılmadan sergilemiş, Kobani’de teröristlerle buluşmuştur.
Bu küstahlıkların, ikili oynamanın dostluk ve müttefikle bağdaşır bir yanı kuşkusuz yoktur.
ABD dönmüş dolaşmış, IŞİD’le mücadele perdesi altında PKK-YPG’yle suç ortaklığına heves etmiştir.
Kâğıt üstünde herkes terörizmden ve son tahlilde IŞİD’ten şikâyetçidir.
Ancak PKK-YPG’nin terör örgütü olduğu kasten yok sayılarak, bir bakıma teröre can suyu verilmektedir.
PKK ise IŞİD’i kullanarak ihanet ve melanet emellerini güçlendirip meşruiyet arayışını hızlandırmaktadır.
Şu anda 911 km’lik Suriye sınırımızın 700 km’si PKK/PYD’nin denetimindedir.
1910’lu yıllarda sırtımızdan hançer yediğimiz toprakların önemli bir bölümünde yeni ve yakıcı bir oyun sahnelenmektedir.
IŞİD burada paratoner işlevi görmektedir.
PKK ise IŞİD’in inşa ettiği kirli ve kanlı köprüden geçerek kendisine alan açmakta, koridor oluşturmaktadır.
ABD’nin yeni başkanının IŞİD’i Obama’nın kurdurduğunu itiraf etmesi, emperyalizmin nasıl bir cinayet planı yaptığına net bir karinedir.
Diğer yandan Rusya da Cenevre görüşmelerine PYD’nin katılması hususunda görüş bildirmiştir.
Ne işimiz var Rakka’da diyenler, öncelikle Türkiye’nin önünü kesip 4 ayaklı büyük Kürdistan provası yapan küresel mihraklarla ilgili bir eleştiri getirmeyi denemelidir.
Türkiye aktif olarak sahada olmazsa terörizmin ve bölücülüğün asırlık akıntısına karşı durmak imkansızlaşacaktır.
Ülkemiz mutlaka Fırat Kalkanı Harekatı’nı taçlandırmalıdır.
Bunu yaparken askeri caydırıcılığımız iyi planlanmış ve tanımlanmış siyasi vizyonla ve stratejik hedeflerle desteklenmelidir.
Irak ve Suriye gerçekleri, milli ve jeopolitik ihtiyaçlarla yorumlanmalıdır.
Her iki ülkede yönetilemeyen, nüfuz edilemeyen alanlar vardır ve bu nedenle Türkiye etki alanını genişleterek, amaçladığı güvenli bölgenin kurulmasına öncülük ederek muhtemel saldırı hazırlıklarını odağında yok etmelidir.
Milliyetçi Hareket Partisi muhakkak surette devletin ve Türk askerinin kaya gibi ardında duracak, desteğini asla esirgemeyecektir.

Değerli Milletvekilleri,
İran Türkiye’yi tehdit etmekte; “sabrın da bir sınırı var” uyarısı yapmaktadır.
Avusturya’dan, Almanya’dan Türkiye aleyhtarı açıklamalar peş peşe gelmektedir.
Türkiye her cephede mevzi kaybetmektedir.
Hollanda’da önümüzdeki Mart ayında iktidara gelmesi beklenen ırkçı parti liderinin Camileri kapatma, Yüce Kitabımızı yasaklama hedefi ise kabul edilemez bir ilkellik ve İslamafobi örneğidir.
İsrail’in ezanın hoparlörden okunmasını yasaklama girişimi bir diğer hazımsızlık ve endişe verici teşebbüstür.
Unutulmasın ki, ezan susmaz, susturulamaz; susturmaya da kimsenin gücü yetmez; aksini yapmaya kalkanları Allah affetmez, Müslüman Türk milleti dünya durdukça bağışlamaz.
Tüm bunlar oluyorken, Kıbrıs müzakereleri çıkmaza sürüklenmiştir.
Hatırlanacağı üzere, 15 Mayıs 2015’de başlayan müzakereler 21 ay sürmüş, sonunda Rum kesiminin şımarıklığı ve şaibeli niyetiyle kesintiye uğramıştır.
Bu da yetmemiş, Rum Meclisi, 10 Şubat’ta Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması demek olan Enosis referandumunun okullarda kutlanması yönünde karar almıştır.
16 Şubat’ta, Rum lider müzakere masasından kalkıp kapıyı sert bir şekilde vurarak çıkıp gitmiştir.
Elbette bu Rumların kendi bilecekleri bir şeydir.
Gerçeklerle yüzleşmekten kaçan, adadaki Türk varlığına tahammül edemeyen Rumlar şunu iyice anlasınlar ki; Kıbrıs Türk’tür, Türk’ün yurdudur.
Bu tarihi hakikati Türk’e düşman Rum palikaryasının anlaması mümkün değildir.
Enosis kuyruklu yalandır, ham hayaldir, uyduruk masaldır ve ayaklarımızın altındadır.
Enosis; inkardır, imhadır, kindir, nefrettir; nefesimizle gömülmeyi hak etmektedir.
Şayet Rum yönetimi ille de Yunanistan’a bağlanmak istiyorsa, adayı terk edip Atina’ya göçmesi, bir daha da geri gelmemesi en samimi tavsiyemizdir.
Kimin yurdundan kimi çıkaracaklarmış?
Kimin topraklarını kime bağlayacaklarmış?
Bu kepazeliğe Türklük rıza gösterir mi? Çözüm olsun diye dipsiz kuyuya dönen müzakerelere katlanmak olur mu?
Kıbrıs konusunda bir adım önde olma iddiası hikâyedir.
Kıbrıs ecdadımızın yadigârı, şehitlerimizin hatırasıdır; terk edilemeyecek, etmeye kalkana da izin verilmeyecektir.
Bu arada Yunanistan Türkiye’nin milli hassasiyetleriyle oynamakta, işgal ettiği bazı Ege adalarında gövde gösterisi yapmaktadır.
Yunanistan’ın yeni atanan Kara Kuvvetleri Komutanı 19 Şubat’ta soluğu işgal edilen adalardan birisi olan Koyun Adası’nda almıştır.
Bu çürümüş general, işgalci Yunan askerleriyle poz vermiştir.
Yunan Dışişleri Bakanı, aba altında sopa gösterip, Türkiye’nin Kardak kayalıklarındaki faaliyetinin uluslararası hukuka aykırı olduğunu, bundan sonra tolerans göstermeyeceklerini söylemiştir.
Türk Dışişleri Bakanı da 26 Şubat’ta, isabetle Yunan muhataplarına haddini bildirmiş ve; “o şımarık çocuğa da iyi anlatsınlar. Bizim de sabrımızı zorlamasınlar” demiştir.
Yunanistan Balkan Savaşlarında işgal edilmeyen, Lozan’da verilmeyen ada ve kayalıkları düşmanca ablukaya almıştır.
Ve bu işgale şartsız son vermeli, uluslararası hukuka uygun davranmalıdır.
Anlayamadığımız, Yunanistan’ın amaç ve hedefinin ne olduğudur.
Eğer ki, tekrar denize dökülmeyi istiyor, kovalanmayı canı çekiyorsa; buyursun, Türk milleti buna hazır ve bunu bir kez daha yapacak imandadır.
Birileri Yunanistan hükümetine, 1921’de, 1922’de nelerin olduğunu, Sakarya’da Dumlupınar’da hangi kudretin hangi zilleti yere serdiğini anlatmalıdır.
Anlayacak ve anlatacak yoksa, biz yeniden Ege’ye kurşun gibi saplanmasını bilir, kutlu bir zafer gibi gökten yağarak ehl-i salibin kuryelerine tekrar tarihi öğretiriz.
Yunanistan yönetimine diyorum ki, dedeleriniz başaramadı; akıllı olun, zorlamayın, boşuna heveslenmeyin; siz de yapamaz, Türkiye’yi asla geçemezseniz.
Yunan halkı kendi yönetimlerini ikaz etmeli; komşuluk hukukunu yok sayan, kriz çıkartmak için el ovuşturan densizlere haddini bildirmelidir.

Muhterem Arkadaşlarım,
Bütün kötü niyetlilere, bütün korkaklara, bütün ücretli ajanlara, Türkiye’nin kuyusunu kazmakla meşgul odaklara 16 Nisan’da iyi bir ders vereceğimize inanıyorum.
16 Nisan’da Türkiye kazanacak, evetler sandıktan taşacaktır.
Çünkü evet, Ankara’dır, milli yeminin gereğidir.
Çünkü evet, adalet ve anayasadır, milli ahlakın özetidir.
Çünkü evet, bin yıllık kardeşliğin korunması ve savunulmasıdır.
Evet diyeceğiz; öz ile kabuğu birbirinden ayıracağız.
Evet diyeceğiz; vatana, millete, devlete ve bayrağa destek vereceğiz.
Evet diyeceğiz, hainlerin uykusunu kaçıracağız.
Yükselen gerilim ateşi evetle sönecektir.
Kutuplaşma evetle yumuşayacaktır.
Hızlanan algı operasyonları evetle kırılacaktır.
Oyunlar evetle bozulacaktır ve bunu Türk milleti yapacaktır.
16 Nisan’da evet çıkarsa; ülke bölünür, terör azar, ekonomi batar, rejim elden gidermiş. Kim diyor, elbette kadim ve kıdemli kaos ustabaşısı CHP.
CHP’ye ve yoldaşı HDP’ye bakarsak Türkiye zaten yanmış, kül olmuş.
CHP’yi ve FETÖ’nün yığınak yaptığı eli kanlı aydınlıkçıları adam yerine koyup aldanırsak Türkiye çoktan hapı yutmuş.
Biz CHP’nin Kuva-yı Milliye’den çıktığını zannederken, meğer Kuva-yı İnzibatiye’den doğduğunu görmemiş, görememişiz.
Bu da bizim hatamız olsun. Ne yapalım, hatadan dönmek de bizim erdem ve şanımız kabul edilsin.
Biz mütareke basının kalem bıraktığını düşünürken, hala kalemini nefret silahı gibi kullananları da fark etmemiş, edememişiz.
Bab-ı Ali yokuşunda dip bucak asıl maksadını saklayan ve kafasındaki bulanıklığın esiri olan bir şahsın geçen hafta ardı arkasına yazdığı makaleler ibret ve esef vericidir.
Doğan Medyasının bu Selvi’si 21 Şubat’ta diyor ki; “Ak Parti açısından MHP iki ucu keskin bıçak. Çünkü AK Parti’nin çok önemli bir Kürt seçmeni var. Kürtlerden iki oy alan parti var. Biri HDP, diğeri AK Parti.”
22 Şubat’ta ise çıtayı yükseltip şunları zırvalıyor: “AK Parti önemli oranda Kürt seçmene sahip olduğu için MHP ile mesafesinde dikkatli olması lazım.”
Biz Selvi’nin soy isim olduğunu düşünürken, araştırıp at arabalarının yanlarındaki küçük direkler olduğunu da öğrenmiş olduk.
Bu zatın şuursuz ve ucube sözleri bizim nezdimizde küçücük kalmaya, ufalanmaya, çiğnenmeye mecbur ve mahkûmdur.
Tam bir inançla söylüyorum ki; MHP’yi Kürt kardeşlerimizin karşısında gösteren, bu bahaneyle kaleminden zehir damlayan her kim varsa hem bölücü hem de su katılmamış bir Türkiye düşmanıdır.
Bu kalem ve kılıç artığı şahsın MHP’ye menfi tutumu hadi bellidir diyelim; peki AKP’ye dost mu, yoksa hasım mıdır? Bu sorunun cevabı ise belirsizdir.
Milliyetçilik, bir millete mensubiyet duygusunun sevgi ve hayranlıkla pekişmesi, şuur ve sadakatle perçinlenmesidir.
Türk milliyetçiliği, Türk milletinin ruh kökünden doğmuş, tarihimizin mahsulü olan milli kimlik ve kişilik vasıflarıyla ülkülerinin rotasını çizmiştir.
Anlamını Türk-İslam ülküsünde bulmuş Türk milliyetçiliği milli ve manevi ahlakla bezenmiş, vatan ve millet sevdasıyla varlığını tescillemiştir.
Bu millet ki; kökeni, dili, yöresi ne olursa olsun herkesin ortak paydası, ortak değeri, haysiyet ve ümit vahasıdır.
Biz Türk-Kürt diye ayırmaz, ötekileştirmeyiz.
Herkes eşittir Türkiye deriz, herkesi Türk milleti üst kimliğinde görürüz.
Irkçı değiliz, hiç olmadık.
Milleti biyolojik analizlerde, laboratuvar deneylerinde bulmadık.
Biz milletimizin her evladını; doğulusunu batılısını, kuzeylisini güneylisini Cenab-ı Allah’ın bir emanet ve manevi kıymeti kabul ederiz.
Kürt kökenli kardeşlerimiz, Türk milletinin asli, eşit, onurlu fertleridir; onlarsız ne vatanın, ne milletin, ne de gelecek hayallerimizin anlamı vardır.
Türk-Kürt arasına nifak sokan ya teröristtir, ya casustur, ya şerefsizdir, ya da zalimlerin kuklası, zulmün oyuncağıdır.
Sait Mollalar başlarını kaldıramayacaktır.
Kandil’den sufle alıp söz veya yazıyla servis edenler, MHP’ye Kürt karşıtlığı elbisesi giydirmeye çalışanlar ne bu dünyada ne de öteki dünyada yatacak yerleri olmayan günahkârlardır.
Şimdi anlandınız mı bay Selvi ve onun gibi düşünenler?
Kürt kökenli kardeşlerim oyuna gelmeyecek, kardeşliğimizi bozmaya çalışanlara aldanmayacaktır.
Bu vatanda herkese yer vardır.
Bu devletin herkese yetecek şefkat ve dokunacak eli vardır.
Velakin terörizme 80 milyon birleşerek direnelim, bölücülüğe hep beraber dur diyelim, hainlere sırtımızı tümden dönelim.
16 Nisan’da kardeşlik için evet diyeceğiz.
Ortak mukadderatın, ortak mukaddesatımızın payidarlığı için evet diyeceğiz.
Ay yıldızlı al bayrağın altında, bu millet biziz, bu vatan hepimizin seslenişini yaşatmak için evet, evet, evet iradesini göstereceğiz.

Değerli Milletvekilleri,
26-27 Şubat’ta peşmerge başı Barzani önce İstanbul’a gelerek Mabeyn Köşkü’nde Cumhurbaşkanıyla, sonra da Ankara’da Başbakanla görüşmüştür.
Bu ziyaretin neden ve sonuçları şimdilik değerlendirmelerimiz arasında değildir.
Zira daha önemli bir durumun varlığı söz konusudur.
26 Şubat 2017 Pazar günü, Barzani’nin ziyareti üzerine, İstanbul Atatürk Havalimanı Devlet Konukevi’nin önündeki bayrak direklerinden birisine sözde Kürdistan bayrağı asılmıştır.
Cumhurbaşkanı veya Başbakan’ın Erbil’e ziyaretleri esnasında, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi adı altında bir bayrağın Irak bayrağıyla birlikte asıldığı görülmüş ve yaşanmıştır.
Bu Irak’ın kendi iç meselesidir, bizi doğrudan ilgilendirmeyecektir.
Ama aynı bayrağın Türkiye’de, Türk bayrağına eş tutularak asılması skandaldır, aymazlıktır, rezalettir.
İstanbul’da bu sözde bayrağın dalgalanmasına kim izin vermiştir?
Barzani bayrağının dalgalanması bir bürokrat şuursuzluğunun mu eseridir? Yoksa önü arkası düşünülmüş bir komplonun mu parçasıdır?
Sayın Cumhurbaşkanı bundan haberdar mıdır?
Sayın Başbakan, Çankaya’da Barzani’yle konuşurken, arkasına dönüp de nedir bu bayrak, kim koydu buraya diyebilmiş midir?
Peşmerge ne zaman bayrağa sahip olmuştur?
Ve Türkiye ne zamandır Irak’ın kuzeyinde bağımsızlık için referandum yapmaktan bahseden, tutuklu HDP’lilerin bırakılmasıyla ilgili görüş sarfeden peşmerge kalıntısının bayrağını tanımıştır?
Bizim Barzani’nin bayrağını vatan semalarında, Başbakanlık odalarında görmeye tahammülümüz kesinlikle yoktur.
Bu şahıs önce PKK’ya desteğinin ve şehitlerimizin hesabını vermeli, Türkiye’ye kurduğu tuzakların bedelini ödemelidir.
Türk milletine kefen biçen bir çürümüşün, Türkiye’de bir şey yokmuş gibi ağırlanması milli gururu incitmiş, milli vicdanı sarsmış ve rahatsız etmiştir.
Bizim de buna onayımız yoktur, tepkimiz şiddetli ve tavizsizdir.
Ne olursa olsun; sonuna kadar devlet, sonsuza kadar millet, irade ve yeminimiz evet diyoruz.
Bu düşüncelerle sözlerime son verirken hepinizi bir kez daha sevgi ve saygılarımla selamlıyor, başarılı ve sağlıklı günler diliyorum.
Sağ olun, var olun; Cenab-ı Allah’a emanet olun. "

Etiketler : -

Yorumlar

Diğerleri

ARŞİV