Ana Sayfa  /  SİYASET  /  'MİLLİYETÇİ-ÜLKÜCÜ HAREKET VARSA MUTLAKA UMUT VARDIR'
  • Facebook da Paylaş
'MİLLİYETÇİ-ÜLKÜCÜ HAREKET VARSA MUTLAKA UMUT VARDIR'
  • 06-06-2017
  • 0 yorum
  • 1627 okunma
MHP Lideri Devlet BAHÇELİ TBMM Grup Toplantısında konuştu.

Değerli Milletvekilleri,
Muhterem Misafirler,
Basınımızın Değerli Temsilcileri,
Bu haftaki Meclis parti grup toplantımıza başlarken hepinizi saygı ve sevgilerimle selamlıyorum.
Sözlerimin başında, 31 Mayıs günü Şırnak Uludere Şenoba’da düşen helikopterde şehit olan onüç kahramanımıza Allah’tan rahmet niyaz ediyor, milletimize ve ailelerine tekraren başsağlığı diliyorum.
İnsanca yaşamak elbette insana mahsus bir durumdur.
Barış ve huzur talebi insana özgü, insanla anlam ve derinlik bulan bir arayıştır.
İçinden geçtiğimiz mübarek ayda barış adına ne varsa, huzur adına ne konuşuluyorsa maalesef açık ve acımasız bir şekilde yok sayılmaktadır.
İnsani ve İslami değerler günahkârca, saygısızca, fütursuzca öğütülmektedir.
Bundan dolayı son derece müteessir olduğumuzu ifade etmek durumundayım.
Gerek siyasal açıdan, gerekse de sosyal ve ekonomik bakımdan küresel ve bölgesel tablo iç acıcı, umut verici, gelecek vaat edici değildir.
Süregelen gelişme, olay ve çatallaşan ilişki ağlarına baktığımızda maalesef başka bir yorum getirme şansımız yok denecek kadar azdır.
Yine de ümidimizi korumak istiyoruz.
Yine da karamsarlığa direnmek, yılgınlığa göğüs germek arzusundayız.
Çünkü umutsuzluk hali akıl ve iman eksikliğinin ifşa ve ilanıdır.
İnanmış bir yüreğin teslim olması, ülküleri olan bir ruhun pes etmesi, hayalleri olan bir kafanın içe kapanması kelimenin tam manasıyla zalimlere alkış, hainlere ikramdır.
Bizim bu girdaba düşmemiz, bu akıntıya kapılmamız olacak, duyulacak, kabul edilecek bir şey değildir.
Milliyetçi-Ülkücü Hareket varsa mutlaka umut vardır.
Milliyetçi-Ülkücü Hareket varsa muhakkak surette istikbali kavramış, istiklali namus bellemiş tertemiz vatan evlatları tıpkı yayından fırlamış ok gibi vardır ve ayaktadır.
Doğrudur, ülkemiz devasa sorun dağları arasına sıkışmıştır.
Meselelerimiz ağırdır.
Hiçbir vatandaşımız yarınından, yanından yöresinden emin değildir.
Risk ve belirsizlikler etkinliğini, korku ve kaygılar hakimiyet alanını genişletmektedir.
Ne yazık ki koyu bir güvensizlik dalgası ülkemizin üzerine çöreklenmiştir.
Bunca olumsuzluğa rağmen milletçe kenetlenmekten, kardeşliğimizi perçinleyip geleceğe taşımaktan başka seçeneğimiz yoktur.
Kutuplaştırıcı, kırıcı, kavgaya davet edici şiddet ve nefret dolu söylemleri terk edip kucaklaşmaya dönüş yapmaktan başka çaremiz yoktur.
Zira Türkiye’yi hedefine alan pek çok tuzak ve oyunun varlığı gün gibi meydandadır.
Maskelerin ardına gizlenmiş uzun vadeli hesaplar tekrar güncellenmiş; sinsice, adice, aniden devreye alınmıştır.
Terörizm vasıtasıyla ülkemizi köşeye sıkıştırmak, milli ve tarihsel varlığına çomak sokmak isteyen karanlık çevreler dur durak bilmeden kanlı ve kahredici faaliyetlerini ilerletmişlerdir.
Şu hususu özellikle dile getirmeliyim ki, terör bumerang gibidir.
Ve de tutan eli mutlaka kıracak, destekleyicilerine eninde sonunda geri dönüp çarpacaktır.
Bu bir tarih gerçeğidir.
Dünya terörü konuşmaktadır.
Anlaşılan o ki, daha uzun bir süre de konuşacaktır.
Asya’dan Afrika’ya, Avrupa’dan Amerika’ya kadar insanlık terörün vahim, maliyeti son derece yüksek sonuçlarıyla karşı karşıyadır.
Terör demek canilik, cehalet ve cinayet demektir.
Terör demek insanlık değerlerine karşı topyekûn savaştan başka bir anlama gelmeyecektir.
Terörizm kör bir testere, terörist ise kendi türüne kast etmiş seri katildir.
Terörün dini, milliyeti, kimliği, aidiyeti, yöresi, yurdu, hepsinden mühimi de bahanesi yoktur, asla da olamayacaktır.
Son bir hafta içinde dünyanın farklı bölge ve ülkeleri peş peşe kana bulanmıştır.
30 Mayıs 2017 Salı günü Bağdat’ta,
31 Mayıs ve 3 Haziran 2017 tarihlerinde Afganistan’ın başkenti Kabil’de,
2 Haziran’ı 3 Haziran’a bağlayan gece Filipinlerin başkenti Manila’da terör çok sayıda cana mal olmuş, çok sayıda insanın yaralanmasına sebebiyet vermiştir.
Ayrıca 3 Haziran’ı 4 Haziran’a bağlayan gecede Birleşik Krallık’ın başkenti Londra’da acımasız bir terör saldırısı yaşanmış; 7 kişi hayatını kaybederken, 48 kişi de yaralanmıştır.
Manzara dehşet vericidir.
Son üç ayda üçüncü defa terör eylemine sahne olan Birleşik Krallık’ta hayat sanki durmuş, insanlar olası eylemlerden dolayı evlerine kapanmışlardır.
Terör saldırılarına maruz kalan ülkelere taziyelerimi iletiyor, terörizmi bir kez daha lanetliyorum.
Ancak terörizme karşı hala ortak bir cephe kurulamamış olmasından, hala küresel bir inisiyatif alınamamasından kaygı duyduğumuzu da belirtmek istiyorum.
Ne zaman batı ülkelerinde terör eylemi olsa, ne zaman masumların kanı dökülse haklı olarak yer yerinden oynamaktadır.
Oysaki Londra’da, Berlin’de, Paris’te istisna olan terör; Kabil’de, Bağdat’ta, Şam’da, Hakkari’de, Şırnak’ta olağandır, her gün vasat bulmaktadır.
Birleşik Krallık Başbakanı, keşke “artık yeter” ikaz ve infial dolu mesajını yalnızca Londra saldırısından sonra dile getirmemiş olsaydı.
Bilindiği üzere, Türkiye terörizm illetinden uzun senelerdir muzdariptir ve çok çekmiştir.
Şehit haberleri yüreklerimizi kavururken, terör örgütleri sırayla suikast düzenlerken, batı başkentlerinin derin sessizliğe gömülmesi, üç maymunu oynamaları unutulması imkansız olan iki yüzlü bir tavırdır.
Hans ölürken kıyamet kopar, John ölürken dünya ayağa kalkar, ama Mehmet vurulup Hasan toprağın koynuna girerken kimseden çıt çıkmaz, insanlık sanki dilini yutar.
Londra patlarsa, Paris kurşunlanırsa muazzam bir tepki ve itiraz çığlığı yükselir; ne var ki Ankara bombalanır, İstanbul yanarsa derin bir sükût cihana yayılır.
İşte bu çifte standart, işte bu maksatlı ve köhne bakış terörizmin aşı suyu, sırtını yasladığı kirli tezat ve kanlı tezgâhıdır.
İnsan her yerde insandır.
Terör de her yerde terördür.
O zaman ölenlerin, şehadete yürüyenlerin adı Müslüman olunca, adı Türk olunca içine düşülen hissiyatsızlık neden, duyarsızlık niyedir?
Terörizm laneti dürüst bir şekilde ele alınmaz, sağlam ve samimi bir mukavemet gösterilmezse önümüzdeki dönemde daha fazla kan akacak, daha çok bedel ödenecektir.
Yalnızca Londra’daki teröre değil, yerkürenin her köşesinde faal halde bulunan tüm terör öğütlerine ve arkalarında duran şer güçlere artık yeter deme vakti gelmiş, hatta geçmektedir.
Karşımızdaki seçenek oldukça azalmıştır.
Ya insanlık onurunu savunacağız ya da insanlığın paldır küldür uçuruma yuvarlandığını göreceğiz.
Ya terörizmi döktüğü kanda boğacağız ya da vahşi örgütler tarafından boğazlanacağız.
Ya başaracağız ya da hep birlikte kaybetmeye mahkum olacağız.
Bu meselenin orta yolu kalmamıştır.
Çıkış tek, çözüm bir, çare aynıdır.
Terörizme karşı el ele, omuz omuza, sırt sırta vermek kaçınılmaz bir ihtiyaçtır.
Korkuyu devirmeden, korkulukları yıkmadan, tetikçileri dağıtmadan, suçluları cezalandırmadan, hainleri gömmeden kurtuluş hayal, huzur ve istikrar rüyadır.

Değerli Arkadaşlarım,
Doğudan batıya bütün ülkelerin terörizmle mücadelede aynı kararlılığa, aynı cesarete, aynı heyecana sahip olmalarını beklemek çok da gerçekçi değildir.
Kaldı ki bugüne kadar edindiğimiz tecrübeler, ulaştığımız neticeler buna işaret etmektedir.
Mesela Almanya’nın bir yanda sığınma talebinde bulunan FETÖ’cülere destek ve himayesi, diğer yanda PKK’ya kol kanat germesi iki ülke arasındaki ilişkileri geren açık bir ihlal ve meydan okuma halidir.
Dün Türkiye’ye gelen Almanya Dışişleri Bakanı’nın eften püften açıklamaları, suya sabuna dokunmayan gri sözleri kuşku ve tereddütlere yeni bir boyut kazandırmıştır.
PKK’nın Almanya’daki illegal faaliyetleri ortadadır.
Mali ve finansal kaynakları da gizli değildir.
Dost ve müttefik bir ülkenin insanlık düşmanı kanlı ve bölücü terör örgütünün propagandasına suskun kalması, hatta bunu el altından teşvik etmesi hiçbir açıdan meşru ve hukuki sayılamayacaktır.
ABD’nin Paris İklim Anlaşması’ndan çekilmesine gösterilmiş tepkinin birazı neden terörizme karşı gösterilmez?
Almanya kimin yanındadır?
Almanya hangi emel ve hedeflerin safındadır?
Bu soruların netliğe kavuşma zarureti vardır.
Aksi halde iki ülke arasındaki ilişkilerin düzelme, dengeye kavuşma şansı çok az olacaktır.
Resmi ve diplomatik pasaport taşıyan 400’den fazla FETÖ’cü Almanya’ya iltica talebinde bulunmuştur.
En son iki FETÖ’cü Yunanistan üzerinden Almanya’ya geçmiştir.
Bu gerçekler ortadayken, Almanya’nın damgalı hainleri görmeyip, hukuk karşısında hesap veren sözde bir gazeteciyi mesele yapması kabul edilir şey değildir.
Sözü edilen terör yandaşı gazeteci ki, Kandil’e gidip teröristlerle röportaj yapan, Kürtler yakılarak katlediliyor yalanını dünyaya servis eden ajan provokatördür.
Teröristleri iade etme konusunda gönülsüz ve iştahsız davranan Almanya’nın, bahse konu gazeteci müsveddesinin cezaevinden çıkarılmasıyla ilgili sistematik telkin ve teklifte bulunması bir defa bağımsız ve tarafsız Türk yargısını hiçe saymaktır.
Almanya Dışişleri Bakanı Türkiye’ye gelmeden megafon siyaseti sona ermeli mesajı verirken, dünkü açıklamasında da hala ülkesinde saklanan hain FETÖ’cülerle ilgili “delillere ihtiyaç var” demiştir.
Megafon siyasetine heves eden var mıdır bilemem; ama melez ve melanet siyasi duruş ve tasavvurun fazla sayıda taliplisi olduğu gözümüzden kaçmamıştır.
Bu bakan bilmelidir ki, en büyük delil 249 vatan evladının şehadeti, 2 bin 195 vatan evladının yaralanmasıdır.
Delil 15 Temmuz gecesindeki tüm Türkiye’dir.
Almanya’da iltica kararlarını bağımsız mahkemeler veriyormuş. Söz konusu bakanın iddiası budur.
Peki, Türkiye’de tutuklu bulunan terörist sevici sözde gazeteciyle ilgili kararın siyaset tarafından verilmesi nasıl beklenmekte, böyle bir yanlışa nasıl düşülmektedir?
Teröristlerin iltica talepleri konusunda topu mahkemelere atan Alman zihniyeti, Türkiye’deki mevcut ve malum sözde gazeteciyle ilgili kararın nerede verileceğini zannetmektedir?
Bu pişkinlik, bu gafillik nasıl yorumlanmalıdır?
Türkiye Cumhuriyeti egemen bir devlettir.
Kendi kararını kendi verecek güç ve bağımsız iradeye sahiptir.
Ona buna pabuç bırakmayacaktır.
İncirlik Üssü Adana’dadır.
Bilinmelidir ki, yolgeçen hanı da değildir.
İpini koparanın, canı sıkılanın, keyfi yetenin, kafasına göre kafileler halinde gelip tur atacağı, fitne tohumları ekeceği, gizli hedefleri için basamak yapacağı yer değildir İncirlik.
Bir devlet geleneğimiz vardır.
Teamüllerimiz vardır.
Ülkeler arasında kurduğumuz köprüler, ittifaklık hukuku kapsamında üstlendiğimiz sorumluluklar vardır ve bunlar elbette tek taraflı işleyemeyecektir.
Alman parlamenterlerin İncirlik Üssü’nü ziyaret etmek istemeleri iyi niyetli, karşılıklı anlayış, çıkar ve yardımlaşmaya dayanıyorsa, doğal olarak bunda herhangi bir mahsur olmayacaktır.
Lafta kalmasını temenni etmediğimiz dostluk hukukunun gereğini Almanya yerine getiriyorsa diyecek bir şey de yoktur.
Yok eğer, nalıncı keseri gibi hep kendisine yontuyorsa, kimse kusura bakmasın, buna da müsaade edilmemeli, edilmeyecektir.
Türkiye’nin haklı talep ve tezleri göz ardı edilip, yavuz hırsız ev sahibini bastırır misalince, İncirlik ziyaretine verilmeyen izni eleştirmek abesle iştigaldir.
Hükümetin İncirlik Üssü konusunda göstermiş olduğu hassasiyet ve haysiyetli tavır bize göre son derece isabetlidir.
Almanya Dışişleri Bakanı’na Konya’daki NATO Üssü’nü ziyaret etmeleri konusunda açık çek verilmiştir.
Ancak yine gözleri doymamıştır.
Alman bakan diyor ki, “Türkiye bu durumda Alman askerlerini İncirlik’ten çıkarmak zorunda olduğumuzu anlamalı.”
Türkiye’nin neyi nasıl anlayacağını tayin ve tespit makamı bir yabancı hükümet mensubunun işi ve görevi değildir.
Herkes kendi işine bakmalıdır.
Biz anlayacağımızı anladık, göreceğimizi de zaten gördük.
Herkes eğer varsa aklını kendine saklamalıdır.
Alman askerleri bu hafta veya gelecek hafta çekilecekmiş, diyeceğimiz odur ki, durduğunuz kabahat, hepinize uğurlar olsun.
Başka ülke bulacaklarmış, ne oyalanıyorsunuz, neyi bekliyorsunuz, niye zaman kaybediyorsunuz?
Ayağınızın turabı olalım, aman nereye gidiyorsunuz denileceği herhalde düşünülmüyor, hesap edilmiyordur.
Yetmezse Konya’dan da tası tarağı toplar en yakın zamanda Ürdün’e mi gidiyorsunuz, Fizan’a mı gidiyorsunuz, ardınıza bakmadan çeker gidersiniz.


Değerli Arkadaşlarım,
Son günlerde birbiriyle bağlantılı olduğuna kanaat getirdiğimiz iki önemli gelişme yaşanmıştır.
Bunlardan ilki, 2 Haziran’ı 3 Haziran’a bağlayan gece başlayan planlı Rakka operasyonudur.
İkincisi de Körfez ülkeleri arasında yoğunlaşan gerilim ve Katar’a karşı alınan siyasi ve diplomatik ambargo kararıdır.
ABD’nin Rakka operasyonu öncesinde Türkiye’yi bilgilendirdiğini bizzat Başbakan Yıldırım ikrar ve ifade etmiştir.
IŞİD kanlı bir terör örgütüdür ve Rakka’dan derhal temizlenmelidir.
Buraya kadar pürüz yoktur. İtiraz eden de yoktur.
Ne var ki, bir terör örgütüyle aynı türden bir başkasını kullanarak mücadele etmek ne akla, ne vicdana, ne de hukuka uyacaktır.
IŞİD’e yönelik harekâtta Suriye Demokratik Güçleri asıl ve öncelikli konumdadır.
Bu yapılanmanın ana omurga ve gövdesini de pek tabii ABD’nin tepeden tırnağa silahlandırdığı YPG teşkil etmektedir.
Rakka operasyonun yöntemi sakattır.
Başbakan Yıldırım da bu görüş ve noktadadır.
ABD, YPG’ye verilen silahların ayrıntısını ülkemizle paylaşacağını duyurmuştur.
İlaveten şeffaf olunacağının teminatını da vermeyi ihmal etmemiştir.
Bu kapsamda aklımıza takılan sorular vardır:
Bol keseden dağıtılan silahların ülkemizle paylaşılmasının anlamı nedir?
Türkiye kanlı terör örgütüne silah vermeyin uyarısını üst üste yapıyor, fakat ABD kulağının üstüne yatıp verilen silahları paylaşacağız diyor.
YPG’ye silah vermek PKK’ya vermek, namlular Türk milletine doğrultuluyor demek iken; ABD hala şeffaflıktan bahsedebiliyor.
Bunların her yeri şeffaf olsa ne yazar, olmasa ne çıkar.
Kato Dağı’na bakmak, mağaralardan çıkarılan silahları incelemek başlı başına kafidir.
Dağlarımız, tıpkı şehirlerimiz gibi, adeta silah ve cephanelik haline dönüştürülmüştür.
Katırla taşınması imkansız olan ağır silah ve mühimmatlar dağlara nasıl çıkarılmış, mağaralara nasıl saklanmıştır?
Bu silahları kim temin etmiştir?
Kato Dağı sanki silah fabrikası, sanki hain panayırıdır.
Nitekim 19 Nisan’dan beri süren olağanüstü operasyonlar bunu göstermektedir.
Çok güçlü ihtimaldir ki, sınırımızın hemen dibinde YPG’ye sunulan cinayet silahları, çok geçmeden ülkemize sokulmaktadır.
Bir defa şunu hiç kimse unutmasın ki, dağ da bizim, ferman da bizim, yani Türk milletinindir.
Dağlarda mesken tutmak için çırpınanlar, düne kadar şehirlere hendek açıp, bariyer dikip Türkiye’yi acıya ve gözyaşına boğan alçaklardır.
Kazdıkları çukurlara gömülenler, şimdi de girdikleri mağara deliklerinde Allah’ın izniyle imha edileceklerdir.
Mücavir alanlardaki karambol ve kaostan istifade ederek sınırlarımıza yaklaşmayı göze alanlar, milli bekamızı yıkmayı planlayanlar, tavsiyem odur ki, kefenlerini de beraberinde getirmelidirler.
Kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri, erinden en üst rütbelisine kadar muazzam bir mücadele ruhuyla vatan nöbetindedir ve hainlere göz açtırmamaktadır.
Allah hepsinden razı olsun, şehitlerimizin ruhu şad olsun.
Milliyetçi Hareket Partisi mübarek Ramazan ayında da boş durmayan katilleri önüne katıp kovalayan, yakaladıklarının hakkından gelen kahraman Mehmetçikle iftihar etmektedir.
Terörle mücadelede Türk devletinin keskin kılıcı olan kahramanlarımızın destek ve duamızla sonuna kadar yanlarında olduğumuzu bir kez daha, altını çizerek söylemek istiyorum.
ABD’nin YPG’yle aynı kareye girmesi, el ele tutuşup IŞİD’in üstüne gitmesi Türkiye’ye güç gösterisi, tuzak kurulmasıdır.
İşin özünde YPG neyse IŞİD odur.
PKK eşittir FETÖ’dür.
Yılanın yılanı soktuğu nerede görülmüştür?
Akrep yuvasına bir akrebin daha girmesi neyi değiştirecektir?
Her hain korkak, her korkak satılık, her satılık da uşaktır.
IŞİD’in Rakka’dan Palmira’ya hareket etmesi için YPG’nin IŞİD’le anlaşarak güvenli koridor açtığı iddiaları son günlerde yoğunluk kazanmıştır.
Rusya Dışişleri Bakanı bu görüştedir.
Türkiye’nin de bu soysuz ilişkiyi takip ettiği anlaşılmaktadır.
Eğer bu doğruysa, ulaşacağımız sonuç şu olacaktır:
Rakka operasyonu danışıklı dövüştür.
Terör örgütleri perde gerisinde beklendiği gibi dayanışma ve işbirliği içindedir.
Ve sınırlarımızın diğer yakasında binlerce masumun kanı ve canı üzerinden pazarlıklar, stratejiler, arayışlar, senaryolar, kısaca kanlı bir tiyatro sahnelenmektedir.
ABD’nin YPG’yle ilişkisi taktiksel ve dönemselmiş.
Sahada işi bitince buruşturup bir kanara atacakmış.
Bunların hepsi boş laf, hepsi teneke gürültüsü, asılsız ve anlamsız tesellidir.
Terörizmle küresel çapta mücadele edilmesi, bu kafayla gidilmesi halinde imkânsızdır.
Şayet etkili ve çok boyutlu bir terörizmle mücadele planlanıp yürütülecekse, başta ABD ve batılı devletler olmak üzere, her ülke elindeki kanı yıkamalı, özeleştiri yapacak cesareti gösterebilmelidir.
Haine hain, zalime zalim, teröriste terörist denilmedikçe; insanlık huzur ve barışa uzun yıllar özlem duymayı sürdürecektir.
Sorun yalnızca Rakka değildir.
En son kimyasal silahla yıkılan Suriye’nin İdlib şehrinin yeni bir çatışma ve boğuşma alanı olması an meselesidir.
Şimdiden silah yığınağı ve militan sevkiyatı taraflarca yapılmıştır.
Bölge halkları kendi kaderlerine sahip çıkacak irade ve azmi göstermedikten, terör örgütleri kaynağında kurutulup yok edilmekten sonra Ortadoğu ve dünya terörizmin ceremesini çekmeye mahkum olacaktır.
İşin düşündürücü yanı, bölge ülkeleri arasındaki irtibat ve işbirliği kanallarının tıkanmış olmasıdır.
Cepheleşme sertleşmiş, derinleşmiştir.
Dün, Suudi Arabistan, Bahreyn, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen ve Libya terörizme destek sağladığı gerekçesiyle Katarla ilişkilerini kesmişler, deniz ve hava sınırlarını kapatmışlardır.
Körfez buhran ve bunalım döngüsüne girmiştir.
Günlerdir tırmanan kriz Katar’ın ablukaya alınmasıyla farklı bir duruma ulaşmıştır.
ABD Başkanı’nın Suudi Arabistan ziyaretinin üzerinden kısa bir süre sonra bu gelişmelerin ortaya çıkması etraflıca değerlendirilmeli, enine boyuna analiz edilmelidir.
Katar’a uygulanan tedbirler; saldırgan, dayatmacı, izole edicidir.
Ve bu tedbirlerin ABD’den bağımsız, İran’la da bağlantısız olduğunu düşünmek safça bir bakıştır.
Suudi Arabistan’dan Basra Körfezi’ne uzanan bir yarımada olan Katar’ın tecrit edilmesi beklenmedik, öngörülmedik hadiselere kapı açabilecektir.
Bu kapsamda İran’ın kuşatmaya alındığı, Katar’a uygulanan yaptırımlarla yeni bir sıcak temas ve çatışma atmosferinin doğduğunu söylemek temelsiz bir yorum olmayacaktır.
Türkiye, bölgesel barış, güvenlik ve istikrar bakımından kayda değer bir pozisyonu olan Körfez İşbirliği Konseyi üyelerinin kendi aralarındaki görüş ve yaklaşım farklılıklarını diyalog yoluyla çözmelerini tavsiye etmiştir.
Çok yönlü, çok aktörlü tehditlerin olduğu bir dönemde, bu tavsiye anlamlı ve yerindedir.
Ülkemizin, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın zirve dönem başkanı olarak devreye girip katılaşan kriz düğümünü çözme konusunda yapıcı katkılar sunmasında yarar vardır.
ABD Başkanı’nın Riyat’taki kılıç danslı silah anlaşması, dileğim odur ki, Körfez ülkelerine, tüm Ortadoğu’ya daha şiddetli bir darbe olarak inmesin, tarihi ve kültürel miraslara kast etmesin.

Muhterem Milletvekilleri,
15 Temmuz FETÖ ihanet ve işgal teşebbüsünün ağırlığı henüz kalkmış, enkaz henüz kaldırılmış değildir.
Bunu söylerken amacım bir yalın gerçeği dile getirmektir.
Türk milleti tarihinde eşine benzerine az rastlanır bir felaket ve suikasttan son anda kurtulmuştur.
Bu kurtuluş her şeyden önce Türk milletinin eseridir.
Yakayı ele veren FETÖ’cülerin yargılanması da tüm tartışmalar eşliğinde devam etmektedir.
Bizim anlayamadığımız, TBMM’yi bombalayan caniler bellidir.
Gölbaşı Özel Harekat Daire Başkanlığına saldıran canavarlar bilinmektedir.
MİT’e, emniyet binalarına, Cumhurbaşkanlığı yerleşkesine ağır silahlarla, gözü dönmüşçesine ateş yağdıran teröristler belirgindir.
249 vatan evladını şehit eden, polisi polise, askeri askere kırdırmak, milleti birbirine düşürmek için Pensilvanya’dan talimatlı barbarlar da demir parmaklıklar ardındadır.
Hal böyleyken, uzayıp giden mahkeme safahatları, kabul edilip reddedilen iddianameler, infial yaratan duruşmalar neyin nesidir?
Suç bellidir, suçlu bellidir, hıyanet görünür, 15 Temmuz karanlığının cürüm ortakları açıktadır.
FETÖ’cü darbeciler mahkemelerde üzerlerine atılı suçları inkarla meşguldür.
Zannedersiniz ki, bu alçaklar sütten çıkmış ak kaşıktır.
İfadelerine baksanız, cezaevleri masumlarla dolup taşmaktadır.
Birisi diyor ki, darbe girişiminden haberim yok, 15 Temmuz’da torunlarımı özlediğim için Ankara’ya geldim.
Bir diğeri diyor ki, darbeyle uzaktan yakından ilgim yok.
Bir başkası diyor ki, benim üye olduğum tek örgüt TSK’dır.
Kendilerini darbeci olarak gösterilmesini anlayamayanlardan tutun da, yaşananlardan haberdar olmadığını yüzsüzce söyleyene; darbenin sivil görünümlü olduğunu iddia edenden, benden FETÖ’cü türetemeyecekler diyene kadar yalan ve inkara sapmadık kimse kalmamıştır.
Hatta Özel Kuvvetler’de görevli bir Albay, hakimin “Gülen için ne diyeceksin” sorusuna, “orada değildi, onu söyleyebilirim” diyecek kadar rahat, adeta alay eder gibi ifade vermiştir.
Hiçbir hain üzerine atılı suçlamaları kabul etmemiştir.
Bilahare zeytinyağı gibi su üstüne çıkmaya çalışmış ve çabalamışlardır.
Bu namertler Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yuvalanmış, şerefli Türk askerinin üniformasına saklanmış teröristlerdir.
Hiçbir ifadeleri bu gerçeği değiştirmeyecektir.
Bunlar aynı zamanda milletine silah doğrultan, vatanına kumpas kuran, devletine komplo düzenleyen Haçlı kalıntılarıdır.
Hiçbir masum poz, hiçbir ıslah olmuş gibi duran yüz hattı 15 Temmuz’un üzerini örtemeyecektir.
Önemli olan FETÖ’cülerin ne söyledikleri değil, Türk adaletinin ne zaman ve hangi kati ve keskin hükmü vereceğidir.
Darbeciler konuştukça şehitlerimizin kemikleri sızlamaktadır.
FETÖ’cüler algı oyunlarına tevessül ettikçe, şehit yakınları çileden çıkmakta, millet vicdanı isyan etmektedir.
Üstelik süreç uzadıkça, iddianame ve duruşma enflasyonu yaşandıkça ihanet tavsamakta, somut delil ve belgeler yara almaktadır.
Buna da kimsenin hakkı yoktur.
FETÖ’cülerin kafasına adaletin demir yumruğunu vurmak ertelenemez bir zorunluluk, milli bir mecburiyettir.
15 Temmuz’un hesabı ya sorulacak ya sorulacaktır; bunun başka bir yol ve yordamı kalmamıştır.
Aralarında Pensilvanyalı hoca görünümlü hainin de bulunduğu 130 kişinin üç ay içinde Türkiye’ye gelmemeleri halinde Türk vatandaşlığından çıkarılacağı İçişleri Bakanlığı tarafından dünkü Resmi Gazete’de ilan edilmiştir.
Bu hainleri vatandaşlıktan çıkarma konusunda acele etmek hem erken, hem de mantıklı değildir.
Çünkü bunların hepsinden mutlaka Türk adaleti önünde hesap sorulmalı, 15 Temmuz’un diyeti alınmalı, ihanetlerinin bedeli kesinlikle ödettirilmelidir.
Yine darbe iddiaları dillerdedir.
Yunanistan’a kaçmak üzere Rodos Adası’nda bekletilen bir grup darbecinin 15 Haziran’ı işaret ederek; “bu sefer çok kan akacak, bayramı kimin yapacağını göreceğiz” dedikleri gündemdedir.
Eğer yeni bir darbe teşebbüsü olursa, eğer buna kalkışan, böylesi bir ihanete yeltenen çıkarsa bilinsin ki, bu aziz topraklarda gömülecek ne bir yer, ne de cesedinin başına dikilecek bir mezar taşı bulamayacaktır.
Darbecilerin gelecekleri varsa görecekleri de vardır. Ve görecekleri yalnızca azap ve dehşet olacaktır.
Demokrasi yolundan dönmeyeceğiz.
Türkiye’nin kazanım ve tarihsel mirasından taviz vermeyeceğiz.
Hak yolundan, hakikat çizgisinden, millet sevdasından asla ayrılmayacağız.
Kontrollü darbe çığırtkanlarına eyvallah demeyecek, 15 Temmuz’u sulandırmaya cüret eden kripto niyetlere, köksüz nankörlere müsaade etmeyeceğiz.
Ben, sen yok, biz varız. Ve Türk’üz, Türk milletiyiz.
Biriz, biziz, hep birlikte diri ve güçlüyüz.
Bu milleti yenemeyecekler.
Bu devleti alt edemeyecekler.
Bu aziz vatana yan gözle dahi bakamayacaklar, aksi halde acı verici sonuçlara katlanacaklardır.

Değerli Arkadaşlarım,
2016-2017 sezonu sonunda Spor Toto Süper Lige yükselme başarısı gösteren Sivasspor’u, Evkur Yeni Malatyaspor’u ve Göztepe futbol kulüplerini, oyuncularını, teknik kadroyu, taraftarlarını içtenlikle kutluyorum.
Sözlerime son verirken muhterem heyetinizi bir kez daha selamlıyor, başarılarla dolu bir hafta geçirmenizi diliyor, hepinizi Cenab-ı Allah’a emanet ediyorum.
Sağ olun var olun diyorum. 

Yorumlar

Diğerleri

ARŞİV